Kimlik, Arzu ve Arada Kalmanın Metaforları Üzerine...
Being John Malkovich, ilk bakışta tuhaf ve absürt bir hikâye gibi görünse de, derininde kimlik, arzu ve varoluş üzerine son derece katmanlı bir anlatı barındıran dikkat çekici bir film. Filmin merkezindeki portal, yüzeyde fantastik bir öğe gibi dursa da aslında insanın kendinden kaçma, başka bir hayatı deneyimleme ve nihayetinde kendi kimliğini sorgulama arzusunun güçlü bir metaforu.
Craig karakteri, kendi hayatında başarısızlık ve görünmezlik hissiyle mücadele eden bir kuklacıdır. portalı bulduğunda bunu bir keşif aracı olarak değil, bir güç nesnesi olarak kullanır. Başkasının bedenini yönetebilmek, onun için yalnızca bir deneyim değil; bir kimlik yaratma fırsatıdır. Craig’in hikâyesi, başkasının hayatını kontrol ederek kendi eksikliklerini telafi etmeye çalışan narsistik bir kimlik kurma çabasını temsil eder. Kuklacılık mesleği burada tesadüfi değildir; o, sahnedeki kuklalar yerine bir insanı yönetmeye başladığında, metafor somut bir gerçekliğe dönüşür.
Craig’in karşısında yer alan Lotte ise portalı bambaşka bir şekilde deneyimler. Onun hikâyesi kontrol değil, keşif üzerinedir. Başkasının bedeninde bulunmak, Lotte için bir kaçış değil; kendini anlamanın bir yolu hâline gelir. Bu deneyim, onun cinsel yönelimini ve kimliğini yeniden düşünmesine yol açar. Lotte başkasının kimliğini sahiplenmek istemez; aksine kendi kimliğini tanımaya başlar. Bu nedenle Craig dışa doğru bir sahip olma arzusu taşırken, Lotte içe doğru bir sahiplenme sürecinden geçer.
Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri, karakterin (John) kendi zihnine girdiği sahnedir. Bu sahnede herkes aynı yüzü taşır, aynı kelimeyi tekrar eder ve mekân anlamını yitirir. Bu kaotik görüntü, insan zihninin tekil ve düzenli bir yapı olmadığı fikrini görselleştirir. Eğer bir insan gerçekten kendi zihnine bakabilseydi, karşılaşacağı şey düzenli bir benlik değil; parçalanmış ve çelişkilerle dolu bir yapı olabilirdi. Bu sahne, benliğin sabit bir öz değil, birden fazla parçanın bir araya gelmesiyle oluştuğunu düşündüren psikanalitik ve varoluşçu yorumlarla güçlü bir paralellik kurar.
Bu kaosun bir diğer anlamı da kimliğin başkalarının bakışıyla şekillenmesidir. Bir aktörün yüzünü herkesin taşıdığı bu sahne, özellikle ünlü olmanın getirdiği kimlik çoğalmasını eleştirir. Sürekli farklı roller oynayan bir kişinin, zamanla gerçek benliğini kaybetmesi ihtimali burada tuhaf bir şekilde görünür hâle getirilir. Dilin anlamını yitirip tek bir kelimeye indirgenmesi ise bir diğer önemli detaydır. Herkesin aynı kelimeyi tekrar ettiği bir dünyada fark ortadan kalkar; fark ortadan kalktığında ise insanlar birbirinden ayırt edilemeyen tek bir kalabalığa dönüşür. Böyle bir dünyada isimler kimliği tanımlamak yerine, yalnızca yankılanan boş bir sese dönüşür.
Filmin mekânsal tasarımı da bu kimlik krizini anlatan güçlü metaforlar içerir. Özellikle 7½ numaralı kat, anlatının en önemli sembollerinden biridir. Bu kat, ne tam bir kat ne de tamamen yok sayılabilecek bir boşluktur. Tam sayılar yerine yarım bir sayı kullanılması, tamamlanmamışlık ve eksiklik duygusunu temsil eder. Bu ara kat, bireyin eski kimliği ile yeni kimliği arasında sıkıştığı bir eşik alanı simgeler. İnsanların burada dik duramaması ve sürekli eğilmek zorunda kalması, kimliğin baskı altında küçülmesi hissini fiziksel olarak görünür kılar.
Portalın tam bu ara katta bulunması tesadüf değildir. Bu mekân, dönüşümün başladığı noktadır. Bilinç ile bilinçdışı arasında, eski benlik ile yeni benlik arasında bir geçiş alanı gibidir. Bu anlamda 7½. kat, yalnızca mimari bir tuhaflık değil; kimliğin askıya alındığı, yeniden şekillendiği bir metaforik alan olarak okunabilir.
Filmin bütününe bakıldığında, her karakterin kimlikle kurduğu ilişkinin farklı olduğu görülür. Craig kimliği ele geçirmek ister, Lotte kimliği keşfeder, John ise kimliğin kırılgan doğasıyla yüzleşir. Bu üç farklı yaklaşım, insanın kendini anlamaya yönelik üç ayrı yolunu temsil eder. Bu üç yol, insanın kendini anlamaya çalışırken kimi zaman başkalarına yöneldiğini, kimi zaman kendi içine döndüğünü ve kimi zaman da kaçınılmaz olarak belirsizlikle karşılaştığını gösterir. Ancak film, bu yolların hiçbirinin mutlak bir sonuca ulaşmadığını da seyirciye vurgular. Kimlik, sabit bir hedef değil; sürekli değişen, zaman içinde deneyimlerle, seçimlerle, ilişkilerle şekillenen ve dönüşen bir yolculuktur.
Sonuç olarak Being John Malkovich, yalnızca sıra dışı bir hikâye anlatmaz; insanın kim olduğunu, kim olmak istediğini ve başkalarının hayatını yaşama arzusunun ne anlama geldiğini sorgular. Film, benliğin tek bir merkezden ibaret olmadığını; aksine arzular, korkular ve başkalarının bakışlarıyla şekillenen karmaşık bir yapı olduğunu hatırlatır. Kimlik burada bir varış noktası değil, sürekli devam eden, yolda olan bir geçiş hâlidir. Tıpkı 7½ numaralı kat gibi: ne tam bir yer, ne de tamamen yok sayılan bir boşluk.